HUMUS ŞEHRİ

Suriye’nin stratejik konumu ve ılıman iklimiyle tanınan üçüncü büyük şehri Humus, insanlarının mizah anlayışıyla da dillere destan olmuştur. Suriye’nin ortasında yer alan şehir kuzeyden güneye ve batıdan doğuya uzanan yolların kesişim noktasıdır. Batıda Trablus’la Akdeniz’e açılır, doğuda Suriye Çölü’nün Palmira sınırlarına kadar uzanır, Asi Nehri’nin kolları şehrin doğu ve batısını kat eder.

Humus, kendine özgü doğal yapısı ve neredeyse yıl boyu süren ılıman iklimiyle özel bir şehirdir. Batı kıyılarına, Lübnan Dağları’na doğru açılan Humus, Humus Gölü (Kattina Gölü) ve Asi Nehri’nin varlığıyla kış aylarında bol yağışlı, yaz aylarında serin bir iklime sahiptir. Hemen doğusundaki çöl iklimi de bölgede nem oranını dengeler. Eski çağlara uzanan tarihi, iklimi ve coğrafi konumuyla insanlara her zaman ilham vermiş, Humus halkının sıcaklığı şehir için önemli bir övgü kaynağı olmuştur.

Humus’un nüfusu 1970 yılında 206.242 iken 2007 yılında 850.000’e ulaşmıştır. Humuslular keskin zekâları, alçakgönüllü yaşantıları ve tabiatlarıyla tanınır. Kendilerine özgü mizah anlayışları ve çarşamba günlerini kutlamalarıyla ünlenmişlerdir. Bazı akademisyenler bu ritüelin farklı tarihsel olaylara bağlanabileceğini düşünmektedir. Bunlardan birisi MS 550’de insanların bir ibadet biçimi olarak soytarılık yapması, ikincisiyse Humusluların MS 600’de cuma namazı ibadetinin çarşamba günleri yerine getirilmesini kabul etmesidir.

Humus’un Tarihi

I. Roma Dönemi Öncesi

Humus topraklarındaki ilk yerleşimin Şövalyeler Kalesi (Krak des Chevaliers) olarak bilinen Humus Tepesi’nde kurulduğuna ve MÖ 2300’e kadar uzandığına inanılır. Bu yapay tepe, doğal bir düzlüğün üzerinde Asi Nehri’nin su seviyesinin üstünde kalacak şekilde oluşturulmuştur. 275 metrelik çapıyla neredeyse yuvarlak bir forma sahiptir ve 29 metrelik yüksekliğiyle o zamanlar Humus’taki en yüksek noktadır.

Eski yıllarda kaleyi çevreleyen korunma amaçlı hendek Asi Nehri’nin sularıyla doldurulmuştur. Fransızların ve Suriyelilerin yaptığı keşiflere dair yayınlanmamış belgeler, kalenin MÖ 3000’lere kadar uzanan katmanları olduğunu göstermektedir.

Bu çağlara ait yeterince belge bulunmasa da, kentte Roma Dönemi’nden önce de dağınık halde bir takım kavimlerin yaşadığı, fakat o zamanlar Humus’un bu kadar stratejik bir öneme sahip olmadığı düşünülmektedir. Bununla beraber MÖ 2000’ler ve sonraki dönemde Humus’a Hititler yerleşmiş ve krallıklarını güçlendirdikten sonra Mısır’ı da fethetmişlerdir. Ancak zaman içinde Mısırlıların saldırılara karşılık vermeye başlamasıyla, yıllarca süren şiddetli savaşlara girilmiş, ancak iki taraf da kesin bir galibiyet elde edememiştir. Mısırlıların Hititlere karşı kazandığı en büyük zaferlerden biri II. Ramses’in Hitit prensesiyle evlenmesiyle son bulan Kadeş Muharebesi ve 15 yıl süren bu savaşın ardından imzalanan Kadeş Barış Anlaşması’dır.

Humus’ta yerleşim MÖ 1900’lere kadar devam eder. Yüzyıllar sonra insanlar Humus Tepesi’ne yeniden yerleşmeye MÖ 1000’lerde başladığına inanılmaktadır.

II. Antik Yunan Dönemi

Humus şehri tarihi boyunca Mısır, Asur ve Büyük İskender’in bölgede hakimiyet kurduğu dönemde Yunan uygarlığıyla ilişki içerisindedir. Rivayete göre, Büyük İskender Kadeş yakınlarındaki Humus Ovası’na geldiğinde, günümüzde Kattina Baraj Gölü olarak bilinen yerde bir baraj yapılmasını emretmiştir, ancak bu rivayet bugün hâlâ kanıtlanamamıştır.

Büyük İskender’in ölümünün ardından Suriye, İskender’in komutanlarından I. Selevkos Nikator tarafından yönetilir. I. Selevkos Nikator ülkesinin gelişmesi için çok çalışır. Antakya, Selevkia, Apameave ve günümüzde El Rastan olarak bilinen Arethusa gibi pek çok Suriye kenti onun döneminde gelişmiştir.

Selevkos İmparatorluğu, ülkenin tam bağımsızlık kazanmasından önce Suriyelilere imparatorluğun yetkisini tanımaları koşuluyla yönetimde bağımsızlık hakkı tanımış ve Humus, Byblos, Edessa gibi şehirler bu dönemde özerklik statüsüne sahip olmuştur.

Humus’ta ticaret Selevkos İmparatorluğu döneminde canlılık kazanmış, Humus Avrupa’nın ticaret ağının bir parçası haline gelmiştir. Dönemin lingua franca’sı Yunancadır. Kentin bir ticaret ve tarım merkezi olması, Selevkosların şehre ve çevresine ilgisini artırmıştır. Asi Nehri üzerindeki ilk baraj bu sayede yapılmış ve Humus Gölü (Kattina Baraj Gölü) ile çevreye sulama ve içme suyu sağlanmıştır.

MÖ 2. yüzyılda Humus’a yerleşmeye başlayan Arap aşiretlerinin MÖ 96’da kenti Selevkoslardan almasıyla Humus, Arap yönetimine girer. Bu aşiretler Güneş Tapınağı’nı korumalarının yanı sıra servetleriyle, bastıkları madeni paralarla ve tarıma olan ilgileriyle tanınır. Bu aşiretlerin en ünlü hükümdarı II. Shamsigram’dır. Oğullarıyla birlikte yattığı Silo isimli türbesi hanedandan geriye kalan son yapıdır ve MS 1911’de yıkılır.

MÖ 80 ve MS 80 yılları arasında Humus bağımsız bir şehir devleti statüsündedir ve tarım alanında Mısır’dan daha ileridir. Eskiden beri bostanları, tarıma elverişli arazileri ve Asi Nehri kıyılarında yetişen ağaçlarıyla ünlü olan Humus’a dair pek çok çalışma, bölgede bulunan değirmen taşlarına dayanarak, o günlerde kentin doğusundan Furklus’a kadarki toprakların tamamının zeytin ağaçlarıyla kaplı olduğunu doğrular.

Humus Tepesi’nde Helenistik dönemden kalma kırık çömlek parçaları ortaya çıkarılsa da, o bölgede o döneme ait konut yapılarının kalıntılarına rastlanmamıştır.

III. Roma İmparatorluğu Dönemi

Helenistik dönem boyunca çevresinden izole kalmaya devam eden ve diğer şehirler gibi genişlemeyen Humus, Roma dönemi itibariyle planlı bir kente ve ardından çok önemli bir merkeze dönüşür. Muhtemelen şehrin hızlı büyümemesinin bir sebebi de kentteki bataklıkların ancak Asi Nehri üzerinde bir baraj kurulduktan sonra temizlenebilmesidir. Havadan çekilmiş görüntülerin ve arkeolojik bulguların yanı sıra bu bilgiyi destekleyen bazı jeolojik çalışmalar da mevcuttur.

Humus, Roma İmparatorluğu’nun yönetimine girdikten sonra Romalıların yaşantısının önemli bir parçası haline gelir. İmparator Septimius Severus’un Humus başrahibinin kızı Julia Domna ile evlenmesi neticesinde, kökeni Humus’a dayanan Roma imparatorları tahta gelmiştir. Septimius Severus’un ölümünün ardından Humuslu oğullarının tahta geçmesiyle şehir daha da önem kazanır.

Roma İmparatoru Elagabalus’un (Julia Domna’nın kız kardeşi Julia Miza’nın torunu) hükümdarlığı zamanında Humus Güneş Tapınağı’ndaki ünlü siyah kaya buradan Roma’ya taşınır. Şehir bu dönemde mimari ve kentsel anlamda bir rönesansa girer. Komşu şehirlerle arasına yeni taş yollar inşa edilir ve ticari ürünleri Avrupa pazarına ithal edilmeye başlanır. Tarım alanında kaydedilen büyük gelişmelerle Humus Baraj Gölü yenilenir ve tarım arazileri, her birine 50 hektar düşecek şekilde, çiftçiler ve Humus taburundan emekli askerler arasındabölüştürülür. Bolluk dönemi ve yapılan bu düzenleme 1000 yıl kadar sürer. Bazı arazi sınırlarının izleri, Humus’un batısında yer alan, özellikle bazalt topraklarda bugün bile görülebilir.

Her ne kadar şehrin konumu dışında bu bilgiyi destekleyen bir tarihî belge bulunmasa da, Humus’un o dönemlerde kervanların geçiş güzergâhında yer aldığı söylenebilir. Ticaretin kalbi Palmira şehrine bağlantısından ötürü aynı derecede önemli bir merkez sayılır. Kentteki kayaların üzerinde bulunan yazılar Roma İmparatorluğu döneminde Humus’ta farklı toplulukların yaşadığını göstermektedir. Sınırları koruyan ve ticaretle uğraşan bazı Romalı aileler ve Palmiralı Aramiler gibi.

İmparator Antoninus Pius döneminde (MS 138- 161) Humus artık kendi madenî parasını basmaktadır. Roma İmparatorluğu’nun çalkantılı yıllarında Septimius’un ailesi Palmira’ya gelir ve orada hüküm sürmeye başlar, Humuslular bu aileyi destekler.

Aileye mensup önemli tarihsel figürler arasında Septimius Odaenathus’un karısı Zenobia yer alır. Zenobia cesareti ve direnciyle tüm dünyayı şaşkına çevirmiştir ve onun hükümdarlığı süresince Palmira refah içinde yaşamıştır. Zenobia’nın askerî komutanı Zebda, Antakya için Romalılarla savaştıktan sonra ordusuyla birlikte yine Humus şehrinin yüksek surları ardına sığınmıştır. Zenobia, Roma İmparatoru Aurelian’a karşı savaşı (MS 275 – 270) kaybetmiş ve esir alınarak altın zincirlere vurulup Roma’ya götürülmüştür. Zenobia’nın yenilgisi üzerine İmparator Aurelian Humus’a girer ve orada yaşayan bazı Palmiralıları öldürür.

Palmira’nın düşmesiyle birlikte kentin tarım arazileri dışında pek bir işlevi kalmamış ve Humus bir ticaret merkezi olarak önemini yitirmiştir. Kentin doğu kesiminde güney girişi yakınındaki Büyük el-Nuri Camii’nin temelinde keşfedilmiş bazı antik taşlar haricinde, şehrin içinde o dönemlere ait mimari kalıntıları saptamak güçtür. Bölgede yapılan arkeolojik keşifler sayesinde bulunan Roma dönemine ait antika eserler ise Humus Müzesi’nde korunmaktadır.

IV. Bizans Dönemi

4. yüzyılın sonuna gelindiğinde Suriye farklı bölgelere bölünmüştür. Kuzey bölgesi Birinci Suriye ve İkinci Suriye olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Fenike bölgesi de aynı şekilde ikiye ayrılmış, Birinci Fenike’nin başkenti Sidon, İkinci Fenike’nin başkenti Humus olmuştur.

Humus’un bir nebiler kenti olarak nitelendirilmesinin sebebi Yahya ve Petrus’un burada verdiği vaazları takiben halkın bir kısmının Hristiyanlığı benimsemesidir. Muhafazakâr pagan topluluklara ve bölgedeki ilk Hristiyanların gördüğü zulme rağmen bu yeni din hızla yayılmıştır. İlk inananların ibadetlerini yerine getirdiği gizli mekânların başında, dindar ve dul bir kadın olan Barbara’nın evi gelir. Ev sonradan, onun adını alarak Humus’un ilk kilisesine dönüştürülecektir.

Hristiyanlığın Humus’ta yaygınlaşmasının ardından bir grup Hristiyan, 4. yüzyılın ikinci yarısında Antakya’da İkinci Hristiyanlık Ekümenik Konseyi’ne katılır.

5. yüzyıla gelindiğinde Humus, Bizans’ın Fenike eyaletinin patriklik merkezine dönüşür ve imparatorluğun Hristiyanlığı benimsemesiyle, tıpkı Şam’daki Jüpiter Tapınağı gibi, Humus’taki Güneş Tapınağı da 4. yüzyılın sonunda kiliseye dönüştürülür.

İmparator Büyük Konstantin’in annesi Helena, Humus’la yakından ilgilenmiş ve MS 326’da buraya bir kilise yaptırmıştır. Al-Masudi kitabında, bu kiliseden bir mimari harikası olarak bahseder. Ne yazık ki kilisenin tam konumunu tespit etmek mümkün olmamıştır. Öte yandan, eskiden bir Roma tapınağı olduğu bilinen Büyük el-Nuri Camii’nin bulunduğu yerde olduğu düşünülmektedir.

Şehirde Hristiyanlara ait, tarihi 6. yüzyıla kadar uzanan kalıntılar bulunmaktadır: Bab El-Seba’daki, haç resimleriyle donatılmış bir dua odasının bulunduğu yeraltı mezarı,12. yüzyıldan kalma duvar resimlerine sahip Mar Elias Kilisesi gibi Bizans yapıları, Meryem Ana’nın kutsal kemerinin bulunduğu Um az-Zinnar Kilisesi ve aynı dönemde farklı tarihlerde inşa edilen diğer kiliseler bu kalıntılar arasında sayılabilir.

Ancak Bizans Dönemi’ne ait en önemli buluntular, Direyb Kapısı’nın bulunduğu bölgedeki katakomplar olmuştur. Katakomplar, Hristiyanlığın ilk yıllarında ölüleri ve şehitleri gömmek, ibadet etmek ve zulüm dönemlerinde saklanmak için kazılmış labirent formunda dehlizlerdir. Bu yapılar Hristiyanlığın ilk yüzyılı itibariyle Roma, Toscana, Malta, Yunanistan, Cezayir, Libya, Fransa, Filistin ve Mısır gibi dünyanın farklı bölgelerinde inşa edilmeye başlamıştır. Humus katakomplarındaki daracık galerilerin bazılarının uzunluğu 10 metreyi bulmakta, galeriler duvarlar ve kemerlerle desteklenmektedir. Roma katakomplarında olduğu gibi, güneş ışığının içeri girebilmesi için tavan delikleri bırakılmış ve duvarlar çeşitli dinî temalarda renkli resimlerle süslenmiştir.

V. İslam Dönemi

Bizans Dönemi’nde Humus, İslam fetihlerine karşı kaleler ve güçlü duvarlarla korunmuştur. Nihayet Ebu Ubeyde bin Cerrah şehre girer ve Araplarla Bizans Devleti arasında uzun süren önemli bir savaş başlar. Bizans İmparatoru II.Basileios, MS 995’de uzun bir kuşatmanın ardından şehri zapt edemez ve Humus yakılıp yıkılır. MS 999’da şehri almasına rağmen, bir kere daha şehrin yakılmasını emreder.

Sonraki dönemde Humus, Haçlı Seferlerine karşı bir ordugâh haline gelir. Komşu bölgelerden Müslüman güçlerin silah ve cephaneleri burada depolanmaya başlar.

Hamdaniler döneminde şehir Ebu Firas el-Hamdani tarafından yönetilir.

Kötü şöhretli İslam lideri Halid bin Velid’in mezarı Humus’ta yer almaktadır.

Yezid bin Muaviye’nin ise Huvvarin’de yaşadığı yıllarda Humus’u ziyaret ettiği düşünülmektedir.

II. Mervan’ın halifeliği zamanında çıkan ayaklanmanın cezası ise ağır olur ve şehrin tüm duvarları yıkılır.

Abbasiler döneminde halifeliğin başkenti Şam’dan Bağdat’a taşınsa da, Humus itibarını korumuştur. Şehirde Emeviler ve Abbasiler dönemlerinden kalma tek yapı, önceleri Aziz John Kilisesi’nin yarısı kullanılarak kurulan, sonradan Emevi mimarisi tarzında yeniden inşa edilen Büyük el-Nuri Camii’dir. Caminin yapımı ancak Emeviler döneminin sonunda, 11. yüzyılda tamamlanmıştır. Girişindeki altın yaldızlı mozaiğin Emevi ya da Abbasi hanedanlığına ait olduğuna inanılır. MS 1112’de göçebe Selçuk obaları Humus’a gelerek kentsel ve kırsal bölgelere yerleşir. Bu odaların birçoğu Türkmen ya da Çerkez’dir.

İslam döneminde Humus’a ilişkin bilgiler bu bölümde Eyyubiler, Memlük Sultanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine odaklanarak üç başlık altında aktarılacaktır, zira şehirdeki Abdülhamit Zohravi Konağı, Müfid El Amin Konağı, tarihî çarşılar, Halid bin Velid Camii, El Fadıl Camii, El Dalati Camii ve Osmanlı Hamamları gibi yapıların da aralarında bulunduğu arkeolojik alanların tarihi bu üç hanedana dayanmaktadır.

1. Eyyubi Hanedanı Dönemi

Önceleri Zengi hanedanına bağlı ünlü Kürt komutan Esadüddin Şirkuh bin Şadhi’nin (Şirkuh) yönetiminde olan Humus, Haçlıların 11. yüzyılın sonlarından itibaren Kudüs yolunda bölgedeki şehirleri teker teker ele geçirmesiyle Frenklerin eline düşer. Şirkuh’un yeğeni Selahaddin Eyyubi hicrî takvime göre 570 yılında (miladî 1193) Humus’u tekrar ele geçirir ve yönetimini amcasının oğlu Muhammed bin Şirkuh’a bırakır. Eyyubiler döneminde şehir Haçlıların yoğun baskısı altındadır. Şehir için çok kan döken Eyyübiler, uzun bir dönem boyunca Şövalyeler Kalesi’ni (Krak des Chevaliers) üs edinmiş olan Frenkler tarafından büyük hasara uğratılmasına rağmen, şehrin duvarlarını ve kalesini korumayı başarır. Haçlı saldırılarının şiddetlendiği Eşref Musa bin Mansur İbrahim döneminde şehrin duvarları ve kapıları güçlendirilmiş, tahrip olan yerleri onarılmıştır. Hicri 637 yılında (m. 1260) Humus, Moğollar tarafından kuşatılmış ve şehre hükmeden son Eyyubi hükümdarı Eşref Musa tarafından, şehrin ve halkın zarar görmeyeceği garantisi üzerine onlara teslim edilmiştir. Sonrasında siyasi gücünü yitiren şehir uzun bir süre için bir ordugâha dönüşür.

2. Memlükler Dönemi

Bir süre Memlük beylerinden Munzereddin Aybek yönetiminde kalan şehir, hicri 531 yılında (MS 1154) Nureddin Zengi tarafından ele geçirilir. Sonrasında tekrar memlüklerin eline geçen şehirde Baybars’ın hükümdarlığı döneminde Eyyubi okulları ve mezarlarının bakımı yapılır. Baybars hicrî takvime göre 664 yılında (MS 1266) Halid bin Velid’in türbesini yeniler ve çevresine aynı isimli camiyi inşa eder.

Memlüklerin yönetimi boyunca Humus şehri; bir denetleme kurulu, meclisveİslam hukuku kurulunun yardımıyla, hükümdara bağlı köle kökenli askerler tarafından yönetilir.

Bu dönemde resmi bir posta teşkilatı kurularak posta güvercinlerinin yardımıyla şehir Qara üzerinden El Rastan, Hama ve Şam’a bağlanır. Ayrıca, yün ve ipek dokumacılığı da bu dönemde önem kazanır.

3. Osmanlı Dönemi

Hicri 893 yılında (MS 1516) Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında bölgeyi ele geçirmesiyle Şam Eyaleti’ne bağlı iki kaza ve üç nahiyeden oluşan Humus Sancağı kurulur. Şehir bu döneme gelene kadar eski canlılığını, kentsel ve mimari özelliklerinin çoğunu yitirmiş durumdadır.

Hicri 897 yılında (MS 1520) Şam Eyaleti Beylerbeyi Canberdi Gazali, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan ederek eyaletinin sınırlarını Trablus, Humus ve Hama’yı içine alacak şekilde genişletir.

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, hicri 1208 yılında (MS 1831) Humus’u ele geçirir ve sonrasında şehirde çıkan ayaklanmayı bastırmak için şehre saldırarak kaleyi yerle bir eder.

Yıkılan Halid bin Velid Camii, İstanbul camilerini andıran günümüzdeki görünümüne II. Abdülhamit’in hükümdarlığında Şam valisi olarak görev yapan Nazım Paşa döneminde, 1912’de kavuşturulur.

O dönemlerde Humus’ta, tarım ürünlerinin yanı sıra, bölgeye yerleşen Türkmenlerin etkisiyle süt ürünleri de yaygınlaşır. Ayrıca bu dönemde pirinç ekimine başlanır ve Humus ve çevresinde dut ağacı ve ipek böceği yetiştiriciliği yaygınlaşır.Üretimin en yüksek olduğu dönemde şehirde 20 bin nüfusa karşılık yaklaşık 4560 çıkrık bulunmaktadır. Humus o dönemlerde tekstil ürünleriyle, özellikle de İstanbul’a ihraç edilen altın işlemeli dokumalarıyla ünlenmiştir.

                                                                                                                                                                                                                    Meryem Beşiş